28 Ekim 2019

Fire Emblem: Three Houses



Öncelikle şu satırları yazarken yaşadığım en muhteşem şaşkınlığın keyfini çıkarmakla meşgul olduğumu söylemek istiyorum. 2 senedir Nintendo Switch sahibiyim, Switch'i sadece Pokemon oyunları için almışken bir sürü güzel Exclusive'i ile de tanışmıştım. Fakat Fire Emblem cidden içlerindeki en iyisi oldu bende açık ara. Bunu beklemiyordum. Beklentilerimin çok ama çok üstünde bir oyun ile karşınızdayım.

Fire Emblem yaklaşık 30 yaşında, oldukça eski bir seri. Serinin neredeyse her oyunu oldukça güzel fakat çok fazla Asya bölgesinde kalmış. Gerek çeviri eksikliği, gerekse de yapımcı firmaların bütçe yetersizliği oyunu bir türlü hakettiği değere kavuşturamamış. Tabii bir de oyunun türü bu konuda çok belirleyici. Oyun temelde bir strateji oyunu. Fakat aynı zamanda sıra tabanlı bir RPG. Ayrıca açık dünyasında özgürce dolaşabiliyoruz. Çok karışık değil mi? Emin olun öyle. Fakat bu karışıklık oldukça müthiş bir deneyimi bize yaşatıyor.


Fire Emblem: Three Houses için şöyle ufak bir hikaye girişiyle incelememize başlayalım. Elimden geldiğince spoiler vermeyeceğimi, verecek olursam uyarılar ekleyeceğimi şimdiden söyleyeyim. Oyun Fodlan adındaki bir kıtada geçiyor. Kıta üçe bölünmüş durumda; Adrestrian Empire, Holy Kingdom of Faerghus ve Leicester Alliance. Bu üç büyük beyliğin tam ortasında ise Garreg Mach Manastır'ı bulunuyor. Garreg Mach Manastırı Church of Seiros'a ev sahipliği yapıyor ve aynı zamanda soylular ve savaşçılar yetiştiren bir okul. Hikayemiz sizin bu okula profesör olmanız ile başlıyor. Evet yanlış duymadınız; genelde öğrenci, çalışan veya asker olduğumuz, oyunun bize ne yapmamızı söylediyse yaptığımız RPG oyunlarından sonra ilk defa NPC'lere yön verme şansımızın olduğu profesör rolüyle oyuna başlıyoruz. Tabii ki bunun sadece başlangıç olduğunu söyleyeyim. Oyun ileride inanılmaz hikayesiyle bambaşka bir evreye geçiyor. Bunu da spoiler olmasın diye anlatmıyorum.

Profesör olduktan sonra en başta bahsettiğim üç beylikten birini seçip onların gönderdiği öğrencilerin eğitiminden sorumlu oluyoruz. Oyun eğitim ve savaş olmak üzere iki kısma ayrılıyor. Eğitim kısmında öğrencilerin ders programlarını çıkarıyoruz, ne yönde eğitmek istediğimizi belirliyoruz. (Şövalye, okçu veya kılıç ustası gibi.) Ayrıca çeşitli seminerler, grup aktiviteleri gibi üniversite hayatından alışık olduğumuz organizasyonlar düzenleyebiliyoruz. Tabii ki karşımızda ne istersek yapan, ne istersek o olan npc'ler de yok. Tabii ki istediğimiz gibi eğitim verebiliriz fakat çok fazla strength özelliği olan birine büyü yaptırmaya çalışmanın da manası yok. Bu yüzden öğrencilerimizin yetenek puanlarını iyi gözlemleyip buna göre düzgün bir yol haritası çıkarmak gerek. Eğitim kısmında öğrencilerle olan diyaloglarımızda olabiliyor. Misal bir öğrenci size gelip benim hayalim şövalye olmak hocam, lütfen eğitimimi bu hedefe göre ayarlayabilir misiniz? diye soru sorabilir. Öğrencinizin istediğini yapabilir veya yapmayabilirsiniz. Bu tamamen size kalmış. Bu yüzden eğitim safhasını mutlaka ciddiyetle yapın. İleride işinize çok yarayacak.

Oyunun savaş kısmı ise oldukça ayrıntılı. Öncelikle savaş kısmı sıra tabanlı strateji türünde. Örnek olarak Heroes of the Might and Magic serisini verebiliriz. Fakat çok daha ayrıntılı. Üzerinde bulunduğunuz zeminden, etrafınızdaki nesnelere kadar bir çok şey saldırınızı veya savunmanızı şekillendiriyor. Ayrıca yeterli seviyede büyük haritalarda oynadığımız için savaş esnasında düşmanı iki taraftan sıkıştırmak vb. bir çok taktiği de bol bol deneyebilirsiniz. Mızraklı, okçu, büyücü, atlı askerler, uçan atlar vb. bir çok askeri biriminiz var. Bu birimlerinizi eğitim kısmında oluşturuyorsunuz. Bu birimlerin birbirlerine karşı üstünlüğü var; Mızraklı askerlerin atlı askerlere karşı daha fazla hasar veren saldırılar yapması gibi.

Bu iki temel bölüm Fire Emblem: Three Houses'ın sadece görünen yüzü. Biraz ayrıntıya girelim. Okul safhasında her beyliğin kendine ait bir kadrosu var. Bu kadrodaki öğrencilerden asker yetiştiriyoruz. Fakat... Diğer beylik öğrencilerinden gözümüze kestirdiğimizi de kendi beyliğimize katabiliyoruz. Yani sadece kendi öğrencilerinize değil, beylikler arası antrenman savaşlarında düşmanlarınızı da dikkatli inceleyin. Buradan ikili ilişkilere geçebiliriz. Bir başka beylikte bulunan öğrenciyi kendi tarafınıza çekmek için onunla diyaloğunuzu iyi tutmanız gerekiyor. Ayrıca beraber yemek yeme, çay içme veya sizle konuşmak istediklerinde buna olumlu cevap verme öğrencilerinizle olan ilişkilerinizi arttırıyor ve bu moralleri yüksek tutmayı sağlıyor. Morali yüksek öğrenciler daha çabuk öğrenip, daha iyi savaşıyorlar. Yani oyunda yerden elma bile bulursanız emin olun ki bir yerde o elma işinize yarayacak.

Hikayesi, karakterleri, yapay zekası ve derinliğiyle Fire Emblem: Three Houses beni büyüledi diyebilirim. Yazılacak çok şey var ama oynamanızı, kendi deneyiminizi yaşamanızı istiyorum. Oyunda her beyliğin farklı bir hikayesi var. Bu hikayeler yaklaşık 80 saatlik bir gameplay'e sahip. Yani sizi bekleyen 240 saatlik inanılmaz bir evren var. Bunun sadece ama sadece çok ufak bir kısmını ve temelini anlattım. İmkanı olan herkesin denemesi gerekiyor. Çok fazla güzel oyun oynayabilirsiniz fakat Fire Emblem: Three Houses kalitesinde bir deneyim yaşayamazsınız.

N.E.M Puanı: 98

6 Ekim 2019

Geçmiş ve Gelecek

Bundan 26-27 yıl önce Commodore 64 vasıtasıyla oyunlarla tanıştım. İlk oynadığım The Untouchables'dan tam 27 yıl sonra dün Borderlands 3'ü bitirdim. Açıkçası oyunların aşama aşama değişimlerini görmek için çeyrek asır gayet yeterli bir süre diye düşünüyorum. İşte bu yazının konusu bu olacak; Oyuncular mı oyunları değiştirdi? Yoksa oyunlar mı oyuncuları değiştirdi?

Şimdi ilk olarak her şeyi bir kenara bırakıp geçmişte geriye gidiyorum; The Untouchables. Hayatımda ilk oynadığım oyun olabilir. Tabii ki oyun kelimesi burada video oyunlarına söyleniyor. Lego vb. şeyleri düşünmüyoruz. The Untouchables çocuk yaşımda oldukça gerildiğim bir oyun olmuştu açıkçası. Beyaz takım elbiseli abileri öldürdüğümüz, temelde bir platform oyunuydu. Bir gazete haberi gibi başladığını hatırlıyorum. Bir de kardeşimin  oyunun başlangıç müziğiyle birlikte odayı koşarak terketmesini. Neden gerildiğimi ama tam olarak hatırlayamıyorum. Fakat oyun benim için inanılmaz bir görselliğe sahip, oldukça da yenilikçi bir oyundu. Platform özelinde değerlendirsek de oyunun içinde garip şekilde başarılı TPS bölümleri de vardı. Untouchables'ta hatırladığım başlıklar böyle; Korku(yaşattığı duygular), yenilikçi bakış açısı(oyunun motoru) ve şahane görsellik(grafikler).

Benim için oyunun primitif çağında bir oyunu oyunu yorumlayabilmem için gereken 3 konu başlığı olmuş demektir. Zaten şöyle bir baktığımızda tüm oyun incelemeleri genelde bu üç başlık içerisinde inceleniyor. Oyunların insanlara bir deneyim yaşatma zorunluluğu olduğunu düşünen biriyim. Örneğin; FIFA oynarken gerçekten futbol oynuyorum hissiyatı bende olmalı. Olmadığı an oyunu oynamayı bırakırım. Last of Us hayatta kalma iç güdüsünü yaşamalıyım. Diablo oynarken fantastik dünyanın bir parçası olmalıyım vb.

Fakat şimdilerde bu tip deneyim yaşatan oyunlar yerine çabuk tüketilebilir, hızlı oyunlar kitleleri peşinde sürüklüyor. Tabii ki Last of Us, God of War, Red Dead Redemption 2, Witcher 3 gibi tüm oyun dünyasını dönem dönem sallayabilmiş oyunlar mevcut. Fakat süreklilik şu an için Fortnite, PUBG gibi kolay tüketilebilen(Örneğin metrobüsle bir yerden bir yere giderken bu oyunları çok rahatlıkla oynayabiliyoruz.) oyunlar revaçta. Bu tip oyunları oynayanları oyuncu olmamakla suçlayacak kadar ileri gitmeyeceğim tabii ki. Fakat bu tip oyunları yapan firmaları zamanın ruhunu çok iyi yakalamakla öveceğim. Bir sürü filmde, dizide veya stand-up gösterilerinde hızlı yaşadığımız anlatıldığı için bir de ben bu konuyu anlatmayacağım. Sadece bir örnek vereceğim; arkadaşına 3 saniye içerisinde mesaj atabilecek bir teknoloji ortadayken saatlerce cevap gelmeyince hemen o kişiye kırılıyoruz. Hadi kırılmasak bile en hafif tabirle laf sokuyoruz. Böyle hızlı bir dünyada bu tip çerezlik oyunları planlayıp, uygulamaya sokan firmalar turnayı gözünden vurmuş oluyor. Tabii ki her işin iyisi ve kötüsü var. PUBG ve Fortnite tüm dünyayı sallamaya devam ederken aynı türden diğer oyunlar geride kalıyor. Ve bu türün en büyük imzalarından bir diğeri ise içinde bulunduğumuz rekabetçi dünyayı bize görsel ve deneyim olarak çok güzel bir şekilde sunabilmesi. Yani çalıştığımız yerde, okullarda sürekli rekabet halindeyiz. İstemeden de olsa hepimiz etkileniyoruz. Başarılı olanlarımız da oluyor, başarısız olanlarımız da. Yani PUBG ve Fortnite görmek için illa 100 kişiyle beraber bir adaya atlamanıza gerek yok. Ofiste kafanızı kaldırdığınızda, sınıfa girdiğinizde, bir sınav için başlama zilini beklerken zaten PUBG ve Fortnite ile başbaşa kalıyorsunuz. Yani siz PUBG oynarken aslında günlük rutininizi bir şekilde yapmış oluyorsunuz. Oyun ve rekabet kavramları iç içe geçmiş kavramlar artık. Bir oyunu sadece bitirmek bile yetmiyor. Misal achievement'lar, trophy muhabbetleri de var. Örneğin bir bölümde herkesi bacağından vurarak görevi tamamladın. Hop sana bir kupa veriliyor oyun tarafından. Bakıyorsun senin gibi 10211902390 kişi daha yapmış bunu. Bu aslında bir iddia başlangıcı. Eğer iddiayı kabul edersen tüm trophy'ler için bir kez daha görevin başına geçiyorsun. Gerçek hayattaki rekabeti yine sanal dünyana karıştırıyorsun. Oyundan artık sadece keyif ve deneyim değil, hırs da almaya başlıyor. Bu ise oyunları, yapımcıları ve oyuncuları kısır bir yaratıcılığın içine sokmuş durumda maalesef.


Artık piyasaya çıkan oyunların yüzde 80'inde(sallıyorum tabii ki ama çoğunda var) rekabetçi yapı var. Örneğin son çıkan oyun Tom Clancy's Ghost Recon: Breakpoint. Oyunun içerisinde oyunu deneyimleyerek, bir şeyler başararak kazandığınız skill point'leri para ile satın alabiliyorsunuz. Peki neden böyle bir şey tercih etmeyi isteyelim ki? Çünkü oyunun içinde PvP var. Yani karakterinizle başka bir oyuncunun karakterinin önüne geçebilirsiniz. Biliyorum bu satırları okuyan çoğu insanın böyle bir şeye para harcamak gibi bir eylemi olmayabilir. Fakat dünyada muhteşem bir para kazanma kaynağı bu. Rekabeti yarat, rekabette seni öne geçirebilecek ayrıntıları ucuz gözüken fiyatlarla markete koy ve arkana yaslan. Şu an ismini bile bilmeme ihtimalimiz olan, oyuncu için varlığı bile belli olmayan devasa şirketler var. Özellikle Çin'de sadece ve sadece free-to-play oyunlarla GTA V satışlarından kazanılan parayı kazanabilen firmalar var. Üstelik GTA V gibi oyuna para vermeden de oynayabiliyorsunuz bu oyunları. Rekabet denen kavram artık o kadar etkili ki Epic Games gibi Unreal Engine'i yaratmış bir firmayı bu başarısıyla değil Fortnite ile tanıyor yeni nesil.

Peki bunun neresi kötü? Şurası kötü arkadaşlar; Oyun çıkmıyor. Her çıkan garabeti oyun diye kabul etmeyelim istiyorum. Örneğin Anthem. Bir oyun değil bu. Online olması için tüm yapısı bozuldu. Halbuki yapan firma Mass Effect, Dragon Age gibi iki muhteşem seriyi bize oynatmış firma olan Bioware. Bu adamlara bile günümüzdeki oyuncu ve oyun firmalarının beklentisi etki etmiş ve bu firma için çocuk oyuncağı olan bir evren yaratma işini bile ellerine yüzlerine bulaştırmayı başartmış durumda. Anthem sadece çok büyük problemleri olan bir oyun değil. Aynı zamanda Bioware'ın muhtelemen hikayesini kimseye anlatamadığı tek oyunu.


Bir örnek de FIFA'dan vermek istiyorum. FIFA ve Winning Eleven biz daha henüz çocukken yarışmaya başladılar. Bu ikisi özelinde konuşuyorum; İlk olarak FIFA 96 oynadım ben. Zamarano'lar, Ravelli'ler falan vardı oyunda. Hakem size sarı kart vermek için gelirken saatlerce hakemden koşarak kaçabiliyordunuz mesela. Daha sonra FIFA yerini Winning Eleven'a bıraktı. Winning Eleven PES olarak yoluna devam etti. PES 3'ü ilk oynadığım anı hatırlıyorum. İnternet kafelerden birinde yaşadığım şoktan ağzım açık halde hayal ettiğim her atak türünü yapabildiğimi keşfediyordum. İnanılmazdı gerçekten. Aynı hissiyatı FIFA 10'u ilk oynadığımda da yaşamıştım. Bambaşka bir şey görüyorduk. Bu sefer PES geri planda kaldı. Taa ki FIFA Ultimate Team ortaya çıkana kadar. EA firması için devrim. Kazandıkları para cidden inanılmaz. Yaptıkları iş de inanılmaz bu arada. Dev ve sanal bir dünya kupası yaptı adamlar. Bunun için kurulan altyapı da oldukça sağlam. Milyonlarca oyuncuları var. Turnuvaları var. Fakat bir şey git gide eksiliyor. Ben artık o şaşkınlığımı yaşamıyorum. Hele FIFA 20 ile oyun tamamen benim için öldü. Hatta FUT 2020 olarak çıkarabilirler oyunu. Single Player için geliştirilen hiçbir şey yok veya yeterli değil. Oyundan aldığınız futbol hissiyatı minimum seviyelere gelmiş durumda. Gol atmak için belli bir yol var. O planı yaparsanız illa gol atıyorsunuz vs. Bu arada PES 20'den baya umutluyum. Onda yine bir parça futbol oynadığım hissiyatı aldım ama futbol oyunlarına, FM hariç, para vermiyorum bu aralar. Bekleyeceğim biraz daha.

Tekrar konumuza dönelim;

Açıkçası ben artık daha çok Bioshock, daha çok Borderlands, daha çok Last of Us, daha çok God of War oynamak, görmek istiyorum.Untouchables'ın bana yaşattığı hissiyatı son 10 yıldır giderek daha az alıyorum. Ve bunun oyun dünyasını küçülttüğüne inanıyorum. Oyun dünyamızı küçülttüğüne inanıyorum. Yani kısaca hayatın oyun stüdyolarını, oyun stüdyolarının oyunlarını, oyunların ise oyuncuları küçülttüğüne inanıyorum. Bu çemberde son tüketici olarak  yapabileceğimiz tek şey eğer böyle oyunları oynamak istemiyorsak satın almamak. Gereken her yerde çıkıp eleştirisini yapmak. Bir Anthem faciası, bir Breakpoint hayal kırıklığı daha yaşamamak gerekiyor. He şu an için azınlıkta olduğumuzdan bu tip konuları tabii ki dünden bugüne değiştiremeyeceğiz. Fakat bir değişim başlamış durumda. Önce Indie oyunlar piyasada seslerini yükselttiler. Şimdi dev firmaları sosyal medyanın yardımıyla da olsa zora sokabiliyor oyuncular. Fallout isminden biraz daha yiyeyim diyemeyecektir Bethesda mesela. Tabii ki multiplayer oyun modları çağın gereği. İlla olmalı ama Call of Duty gibi oyuncularıyla varolmuş ve hikaye moduyla sükse yapmış bir firma Black Ops 4 gibi içinde sadece multiplayer içerik olan bir ucube için bizden 60 euro isteyememeli. İstediğinde bizim vermememiz gerekiyor. Serinin hayranı da olsan sevgili okur, seni düşündüğüm için bu parayı vermemen gerekiyor.

Şu an oyunları kurtaracak şey oyuncuların vereceği tepkiler. Oyunlarımızı kurtarmamız gerek. Daha fazla oyunu bu bataklıktan yukarı çekmek gerek. Yoksa dev bir Fortnite ile dev bir PUBG ülkelerinin savaşında; sığınaklardaki sağlam kalmış konsollarla Last of Us oynayıp ağlarken bulacağız kendimizi.


30 Eylül 2019

Borderlands 3


Looter Shooter'ların atası sayabileceğimiz Borderlands tüm deliliğiyle geri döndü.

İlk olarak şunu söylemeliyim; Seriyi daha önce oynamamışlar için oyunun grafik stili biraz değişik gelebilir. Çünkü bu oyun çizgi film... Yok çizgi film olmadı. Çizgi roman? Evet tam olarak bu. Çizgi roman tadında grafiklere sahip. Hatta izlemiş olanlar için Sin City filmini örnek olarak gösterebiliriz. Burun kıvıran olanlar vardır diye söylüyorum; Oyunun bu seçimi anlatmak istediği dünyayı, karakterleri ve hikayeleri biz oyunculara çok daha iyi aktarmak için yaptığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Borderlands temelde FPS-RPG türünde bir oyun. Yani bol bol düşman öldürüyoruz, bol bol sandık açıyoruz ve bol bol silah topluyoruz. Tabii ki tüm bunlar olurken kazandığımız XP ile level atlayıp yeteneklerimizi geliştiriyoruz. Yani Destiny, Division, Anthem(Hayatımda oyunlardan yediğim ilk ve tek kazık olabilir) benzeri bir oyunla karşı karşıyayız. Fakat bu türün atası olduğunu yeniden vurgulamak isterim. Yazının bu noktasında Anthem adını duyunca kopanlar olacaktır ama olmasın. Çünkü bu türün muhtemelen şimdiye kadar yapılmış en iyi, en güzel örneğiyle karşı karşıyayız. Ve saydığım tüm bu oyunlar online oyun zorunluluğu koyarken Borderlands, old school takılan biz 30'luk evlatlarını hiç üzmeyip split-screen dahil tüm offline özellikleriyle geliyor. Tabii ki öte diyarlardan bir arkadaşınızla internet üzerinden beraber grind keyfini de sonuna kadar çıkarabileceksiniz.

Şimdi gelelim oyuna;

Borderlands oldukça ilgi çekici bir evrene sahip. Misal ilk oyundaki karakterler farklı bir oyunda düşmanınız olabilirken, düşman bildiğiniz karakterler gelip baba naber diye size görev verebiliyor. Bu yüzden eğer diğer oyunları ve hatta Telltale isimli güzeller güzeli firmamızın yaptığı Tales from Borderlands oyununu da oynayıp Borderlands 3'e gelirseniz maksimum keyife ulaşırsınız. "Ben o oyunları oynamasam olmuyor mu N.E.M abi :(" dediğinizi duyar gibiyim. Endişe etme sevgili okur. Borderlands 3'ü hayatında Borderlands ismini duymasan bile oldukça keyifle oynayabilirsin. Borderlands 3'teki esas düşmanlarımızı da hazır karakterlerden bahsederken tanıtayım; Troy ve Tyreen Calypso biraderler. Oyunu oynarken direkt anlayacaksınız ama ben ufak bir bilgi verip burada şovumu yapayım istiyorum; Oyunun yapımcıları hem oyuncular tarafından sevilecek, hem de aynı zamanda sinir bozucu bir karakter yaratmak için araştırmalar yaparken akıllarına Youtuber'lar gelmiş ve ortaya bu muhteşem ikili çıkmış. Şaka değil bazen sizi sinir krizine sokarken, bazen karnınız ağrıyana kadar güleceksiniz bu ikiliye ve diyaloglarına. Ayrıca Borderlands 3 içerisinde bol bol da göndermeler bulunan bir oyun. Örneğin Las Vegas'ta yıllardır sihirbazlık gösterileri yapan Penn and Teller, Rick and Morty ve hatta Khaleesi de oyunun içerisinde boss ve mini boss olarak yerlerini alıyor. He tabii ki direkt isimleri kullanılmamış ama anlarsınız yani gördüğünüzde. Çok daha fazlası da bulunuyor bu arada. Arayıp bulabilirsiniz. He ben ne arayacağım kardeşim derseniz Youtube baya yardımcı olacaktır bu konuda sizlere.



Yazının tam bu kısmında oyunun mizahi yönünden bahsetmek istiyorum. Oyunun gerçekten çok az yerde görebileceğiniz, hatta belki Borderlands oyunları harici pek bulamayacağınız bir mizahi anlatımı var. Örneğin bir görevde bilgi yarışması tadında saçmasapan sorulara cevap verirken başka bir görevde altı üstü bir kahve termosu için hayvani bir savaşa gireceksiniz. Bu arada Coffee Commander cidden harika bir bölüm. Yan görevlerden bir tanesiydi evet. Ama görevin adı Coffee Commander değildi ya. Karşılaştığımız düşmanın adı Coffee Commander denen ruh hastasıydı. Neyse yan görevleri es geçmeyin. Witcher'dan sonra bunaltmayan yan görevleri olan açık dünya oyunu eksikliğini tek başına kapatmış Borderlands 3.

Oyuna FL4K(The Beastmaster), Amara(The Siren), Moze(The Gunner) ve Zane(The Operative) karakterlerinden birini seçerek başlıyorsunuz. Parantez içinde yazdıklarım oyunda bulunan sınıflar. Sınıflar kullanacağınız skill'leri değiştiriyor. Her sınıfın kendine has bir oyun anlayışı oluyor. Ben kendi adıma Amara ile oyuna başladım. Açıkçası önceki oyunlarda The Siren ile baya skill üstüne skill atıp şov yapıyordum fakat yıllar beni Heavy Metal tadına sokmuş. Megadeth albümleri gibi Melee saldırı üstüne, havalarda uçarak shotgun ile düşmanların popolarını pembeleşinceye kadar tokatlıyorum. Oyunun artık son saatlerinde olsam bile YANLIŞ karakter seçtiğimi itiraf edebilirim. Eğer benim gibi abi ben mermiye kafa, bıçağa yumruk atacağım diyorsanız The Beastmaster veya The Gunner gayet uygun seçimler olabilir sizin için. Şunu da söyleyeyim oyunda bol bol yakın dövüşe gireceksiniz. Bol bol koşacak, kayacaksınız. Oyun ciddi manada çok hareketli ve eğlenceli bir oynanışa sahip. Siren olağanüstü güçlü bir karakter olsa da bahsettiğim diğer karakterlerin aktif ve pasif yetenekleriyle çok iyi karakterler yaratabilirsiniz. He ben edebimle skill'imi atar uzaktan çalışırım diyorsanız Siren'ın çok çok güçlü olduğunu yeniden yazayım.



Şimdi karakterinizi seçtiniz ve oyuna başladınız. Öncelikle Pandora'ya hoşgeldiniz. Burası yiğidin harman olamadan katledildiği, maskeli Psycho'ların ellerinde dinamitle üstünüze koşup kendilerini patlattıkları oldukça enteresan bir memleket. Bu yüzden oyuna başlayınca etrafınızda ne kadar kutu, ne kadar kasa, sandık, çöp kutusu veya posta kutusu varsa açıp ganimeti toplayın. Özellikle oyunun ilk başlarında Shotgun müthiş bir yoldaş olarak inventory'nizdeki yerini alsın. Shotgun'lar özellikle ilk seviyedeki düşmanlar için muhteşem bir antivirüs. Nerde kafa göz varsa yerini değiştirebilirsiniz. Hazır silahlardan söz açılmışken oyundaki silah firmalarının kendilerine has silahlar ürettiğini de söyleyeyim. Örneğin Atlas firması smart bullet teknolojisi ile düşmanlarınızı takip eden mermiler atan silahlar yaparken, Hyperion firması nişan aldığınızda sizi belli bir süre saldırıdan koruyan bir kalkan açan silahlar üretiyor. Bu da oyunu oynama şeklinizi tamamen değiştirecek farklılıklar ortaya çıkarıyor.

Oyunda silahlar kadar önemli bir diğer konu ise yetenekleriniz. Yetenekleriniz aktif ve pasif olmak üzere ikiye ayrılıyor. Aktif yetenekleriniz L1(Fena konsol oyuncusuyumdur...) ile düşmanlarınıza zarar veren aksiyonlar yaparken, pasif yetenekleriniz bir düşmanı öldürdüğünüzde veya yara aldığınızda ortaya çıkan buff'larınız. Örneğin bir pasif yeteneğinizde düşmanı öldürdüğünüzde silahınızın şarjörünüzü daha hızlı değiştirebilirken, diğer bir pasif yeteneğinizle zarar gördüğünüzde daha hızlı koşmaya başlayabilirsiniz. Tabii ki internet denen şu deryada insanların şablonlaştırdığı, mükemmel şekilde anlattığı yetenek build'leri bulabilirsiniz. Fakat benim size tavsiyem level 50 olana kadar oynadığınız oyunu iyi gözlemleyin. Silahlarınızı, kalkanlarınızı, mode'larınızı ve artifact'larınızı buna göre seçin. Çok mu yakın temasta bulunuyorsunuz, yoksa daha çok uzak kalmayı mı tercih ediyorsunuz. Çok fazla aktif yeteneğinizi kullanıyor musunuz vb. gözlemleriniz sonucu kendinize uygun yetenek build'inizi yapıp oyundan çok çok daha fazla keyif alabilirsiniz.



Borderlands 3'ü diğer türdaşı oyunlardan daha öne atan bir diğer konu da endgame içerikleri. Marvel olan değil tabii. Öncelikle endgame tabirini bilmeyen okuyucular için kabaca tarif edeyim; Endgame özellikle Looter Shooter ve Diablo türü RPG oyunlarında maksimum level ve görev bitince yapımcıların oyuna eklediği diğer oyun modlarına deniyor. Örneğin Diablo 3'te bulunan Adventure Mode kısmı benim şu oyun hayatımda gördüğüm en başarılı endgame içeriklerinden biridir. Yaklaşık 5-6 senedir hala oynuyoruz. Düşünün yani. Gerçi her ne kadar yavaştan baygınlık gelse de çok büyük bir zaman diliminden bahsediyoruz. İşte Borderlands 3 bu endgame içerikleriyle Diablo 3'ten sonra muhtemelen en iyisi. Bu yüzden Borderlands 3'ü hikayesi bitince kenara koyup unutulacak oyunlardan biri olarak görmeyin. Bol bol oynayacaksınız. Hele ki 1-2 arkadaşla baya baya keyif alacaksınız.

Evet efendim. Şimdi puanlamaya geçiyoruz. Bu blog'da incelenen tüm oyunların 100 üzerinden puanlanacağını söyleyeyim. Borderlands 3 artı ve eksileriyle benim için 90 puan alan bir oyun. Oyundaki mini buglar(Maalesef her açık dünya oyununun laneti) ve bazı ufak performans düşüşleri 10 puanı kırmama sebep olsa da(Ulan çok acayip nefret ettim kendimden böyle deyince) eğer çok büyük bir sürpriz olmazsa bana göre yılın en iyi oyunu ve yılın en iyi RPG'si ödüllerini kolaylıkla toplayacaktır. Sürpriz dediğim ise Kasım ayında çıkacak olan Death Stranding. Tabii ki Hideo Kojima abi varken Death Stranding'in çok iyi olması sürpriz olmaz fakat senelerdir çıkan, belli bir hayran kitlesi olan ve Take Two Interactive'in ilk haftasında 5 milyon kopya satarak rekor kıran(GTA ve Red Dead Redemption da bu firmanın hatırlatayım istedim.) bu oyunundan iyi olması sürpriz olur.



Eğer looter shooter tarzı oyunları seviyor, bol bol gezip, bol bol düşman kesmekten keyif alıyor ve loot kovalarım baba ben hiç çekinmem diyorsanız Borderlands 3 mutlaka ve mutlaka şans vermeniz gereken bir oyun.

Soru ve görüşleriniz için yorum yazabilir veya notenoughmanailetisim@gmail.com adresine mail gönderebilirsiniz. Elimden geldiğince sizlere geri dönüş yapacağım efendim.

Saygılar, sevgiler...